| Uyku Partisi
Gözlerim yanıyor. Son haftalarda hep geç yatıp erken kalkıyorum. Uyku zihnime uzak kaldı, gözlerimdeki yanma bu gerçeği gözüme sokuyor sanki, uzanıyorum kanepeye. Elimde kumanda, bakınıyorum. Uyuyakalmışım... Güçlükle açtığım gözlerimden birini hafif aralık bırakarak, kumandayı bulup televizyonu kapatıyorum. Ayaklarımı sürüye sürüye yatağa doğru gidiyorum. Giderken kısa bir ihtiyaç molası vererek...
Yine aynı şey oluyor. Aklıma işlerle ilgili üşüşen binlerce ucube, sanki beynimi parçalayacaklar. Çok yorgunum. Ama gel de uyu. Halim yok onlarla uğraşacak, gözlerim kapalı, yatakta sırt üstü yatıyorum. Sanki balkona oturmuş, aşağıda gerçekleşmekte olan canlı - kanlı kazayı tüm ayrıntıları ile izliyor gibiyim.
Bir düşünce bir yerden geliyor, zihnimin bir yerine dadanıyor, sonra diğeri hemen arkasından gelip öndekine bindiriyor: "Yürüsene kardeşim, neden tıkıyorsun yolu" diye bağırmasa da, anlıyorsunuz yüz ifadesinden neyi anlatmak istediğini. "Çarparım kardeşim" diyor sanki "eğer sen önümden çekilmezsen". Çekiliyor o düşünce, nereden geldiğini bilmediğim bir çekiciyle. Sonra bir diğeri geliyor. Aynı sahne sanki sürekli tekrarlanıyor... Uyumuşum.
Telefonun sesine uyandım. İyi ki kurmuşum alarmı, hayatta uyanamazdım. Gözlerim hala acıyor. "Bu bilgisayarlar hayatımızı gerçekten kolaylaştırıyor mu?" sorusunu tam sorma zamanı, ancak ne soracak, ne de cevaplayacak durumdayım. Yatakta sağa dönüyorum, kalkmak için. Kalkmak gelmiyor içimden. "5 dakika daha :)". Uyumuşum...
Tekrar uyandığımda, içimde beni öldüreceğini sandığım bir iç sıkıntısı ile baş başa buluyorum kendimi. Saat 9:25 !!! Saat 10.00'da toplantıda olacaktım. Sanki sonuna kadar kurulmuş bir oyuncağı yere bırakıyorlar: Son hızla giyiniyorum, traş olmayı pas geçiyorum, saçlarımı ıslatarak yatırmaya çalışıyorum. Pek oralı olmuyorlar. Ben de basıyorum jöleyi; patron kim hatırlıyorlar, boyunları bükük. 9:33, taksideyim. Bu tarihi bir rekor. 9:58, toplantıyı yapacağım şirketin en kıdemlisine geç kalmakta olduğum mesajını yolluyorum, gerçeklere pek dokunmadan: "Trafiğe takıldım 15 dakika geç kalıyorum, anlayışınız için şimdiden teşekkür ederim". Cevap geliyor "OK". Ne anlamlı bir cevap, beğenmedi mazereti. Ne yapsaydım, "Sabah beş dakika daha uyumak istedim, uyuyakalmışım" mı deseydim. "Evet sanırım daha doğru olurdu, toplantıya girince söyleyeceğim".
Saat 10:28. Asansör gelmiyor. Çıldıracağım. Terliyorum. Sırtım sırılsıklam. Allahtan üstümde ceketim var. 10:32. Asansöre bindiğimi sanıyordum, ama meğer belediye otobüsündeymişiz. Her katta duruyoruz ve sanki her katta en arkadaki iniyor. Nihayet, bizim kata geliyoruz. 10:36. Toplantı odasına koşmuyorum, uçuyorum artık. İçeri girdiğimde, herkesin ağzı kulaklarında, bir şeylere gülüyorlar. Ben boş bulduğum koltuğa stres topuna dönmüş yorgun bedenimi yerleştirirken, mesaj attığım arkadaş bana dönüp soruyor. "Ne yapacağız seninle biz?"
Ağzımdan çıkan soruya ("nasıl yani?") tüm gücümle uzanıyorum, ancak benden ışık hızıyla uzaklaştığı için bir anlamı olmuyor... "Ne demek "nasıl yani" kardeşim" diye başlayıp, sağlı sollu darbelerle üzerime doğru geliyor. Meğer ben sürekli geç kalıyormuşum. Söylenene dikkat etmiyormuşum. Falan filan. Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Canım yanıyor ama sesim çıkmıyor.
Doğru, son iki aydır üstlendiğim işleri yetiştirmekte zorlanıyorum. İşleri yetiştiremeyince de bazen bahaneleri kendime kalkan olarak kullandığım da oluyor. İyi güzel ama, hırsızın hiç mi günahı yok, yığdılar sırtıma üç kişilik işi, hiç bir konuda destek oldukları yok: Eziliyorum altında. Bunları onlara söylemedim mi? Söyledim. "Sen yaparsın" dediler. "Bana güveniyorlar" mış. Bu mu şimdi "güven". Bu "güven" ile tanıştığımıza hiç memnun olmadım. Sigortalarım bu düşüncelerin beynime yağmaya başlamasıyla birlikte atıyor.
"Özür dilerim size bir türlü yaranamadım" diye üzerime gelen saldırıları bir anda durduruyorum. Şaşkın bakışlar, donma noktasını çoktan aşmış gözlerime, kulaklar ise oldukça yüksek oktavdan çıkan sesime kitleniyor. "Benden bu kadar" deyip odadan çıkıyorum. Doğru tuvalete. Ağlıyorum. Öylesine büyük bir sarsıntıyla ağlıyorum ki, korkuyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Olmuyor, sakinleşmeye çalıştıkça, aklıma üşüşen düşünceler durumu daha da beter hale getiriyor. Peşimden geldiler. Kapı çalınıyor. Açacak halim yok. Olsa da görmek istemiyorum ki yüzlerini. "İyi misin?" diye soruyorlar. Şaka mı bu şimdi? "İyi miymişim?"...
11:16. Sakinleştim. Yüzümü defalarca yıkadım. Ama, gözlerim hala kan çanağı. On dakika kadar önce, "merak etmeyin, ben iyiyim, birazdan geliyorum" diye başımdan savuşturdum kapıdaki nöbetçileri. Tuvaletten çıkıyorum. Doğru asansörlere. Peşimden birilerinin seslendiğini duyuyorum, aldırmadan asansöre biniyorum. Dışarı çıktığımda içimde garip bir mutluluk hissi beliriyor. Cep telefonum çalıyor. Yeşil Tuş - Kırmızı Tuş: Tabiiki "Kırmızı" :). Derin bir nefes alıp, yüzümde mutlu bir tebessümle metroya doğru yürüyorum.
Taksim. 11:55. Karnım aç. Kahvaltı veren bir yere girip, komple kahvaltı sipariş ediyorum. Bal, kaymak, sahanda yumurta, kızarmış etmek... "Budur" diyorum kendime, böyle gelmiş ama böyle gitmez. Orta kahvemi yudumlarken şirketi arıyorum. "Beni görevlendirdiğiniz bu firmada artık ben yokum" diyorum. "Ne oldu?" diyorlar. Anlatıyorum. Bu kez sinirlenme sırası bizimkilerde, saydırıyorlar. Bu kez ben gülüyorum, talimat geliyor "Bebek Parkı".
12:55. Bebek Parkında bir bankta oturuyoruz. Koca ağaçların altında olmak bana hep iyi gelmiştir. Tanır beni amirim, severim onu. Hem amirim, hem abim, hem arkadaşım, hem de hocam. Çok şey öğrendim ondan... Bana gelirken aramış müşteriyi, "bundan sonra onlarla kendisinin şahsen ilgileneceğini" ifade etmiş :)
Teşekkür ediyorum. Bu başımdan aldığı kaçıncı bela. İyi ki var. İyi ki beraberiz. Yol üzerindeki dondurmacıdan aldığımız organik dondurmaların tadına ilişkin yorumlar yaparak yürüyoruz.
Akşam uyku partisi var :)
Ercan Aydın
2011
|