9
Sınav sonrası sohbetleri sevmiyorum. Yine Abdullah ile Can konuşuyor, "şu soruya şöyle cevap verdim, bu soruya böyle" diye. Ne sorular ilgimi çekiyor, ne de verdikleri cevaplar. Konunun bir an önce değişmesini istiyorum. Olmuyor. Alacakları notun ne olacağını hesaplamak için, hemen her sorunun üzerinden geçmek istiyorlar. Sıkılıyorum...
Karşıdan Ece geliyor, sınav cevapları ile ilgili Abdullah ile Can derin sohbete dalmışlar, araya giremiyor. Bana soruyor:
"İkinci soruyu nasıl cevapladın?".
O anda duymak istediğim en son soru, adrese teslim önümde duruyor.
"Boş bıraktım" diyorum.
"Bende boş bırakacaktım. Yine de aklıma gelenleri yazayım diye....." uzun uzun anlatıyor Ece. Abdullah ve Can yetmezmiş gibi, şimdi de Ece girdi perdeye, anlattıkça anlatıyor.
"Ece, ben bu derse pek çalışamadım. Çok ders alttan alıyorum, yetişemedim" diye beyaz bayrağı çekip teslim oluyorum. Anlasın ve kessin artık bu konuda konuşmayı... Şaşırmıyor:
"Anlıyorum, benim de dört tane alttan aldığım ders var. Annemlere söyleyemedim biliyor musun? Onlar benim bir dersi alttan aldığımı sanıyorlar, utandım söylemeye. Dün akşam annem sıkıştırdı beni, "niye bu sene, bu kadar çok çalışmaya başladın" diye, "üçüncü sınıf böyle" dedim. Acıdı bana biliyor musun? Canım annem benim, ne iyidir. Neyse, senin kaç dersin var alltan aldığın?"
"9"
...
Bu kısa sessizlik çok şey anlatıyor. Bir çok kez yaşadığım, anlamlı sessizlik.
Biliyorum, şükrediyorlar. "Benden beteri varmış, ah ben ne kadar da iyiymişim" diyorlar.
Ben ne mi hissediyorum? Belki komik ama, iyi şeyler. Ben kötüyüm, biliyorum. Geçtiğimiz sene on dersten finallere girdim. Beden eğitiminden geçtim, diğerlerinden bütünlemeye kaldım. Sonra da bütünlemede hepsinden tekrar kaldım. Bir tanesinden bile geçemedim. İntihar gibi bir şeydi yaptığım. Çalışmadım. Kaldım...
Şimdi okulun moral kaynağı gibi hissediyorum kendimi. Alttan alma konusu açıldığında, benim alttan aldığım ders sayısını duydukları zaman, kendini oldukça iyi hisseden arkadaşlarım, beni ayrı seviyorlar. Böyle sevilmeyi hiç hayal etmemiştim açıkçası, hayat...
Ece kısa şoku atlatıp, klasik soruyu soruyor: "9 mu?" ,
"Evet" diyorum. "Dokuz. Geçen sene pek takılmadım derslere".
Yüzünde beliren tanıdık gülümseme ile devam ediyor konuşmaya: "Ama nasıl olur? Hiç mi bakamadın, hangi dokuz ders bu aldıkların...." diye devam ediyor. O gülümseme çok şeyi anlatıyor aslında:
- Oh be benim durumum meğer iyi imiş (o anda iyi olduğunu farkedip, aydınlanıyor) - Ben dört dersi dert ediyordum, baksana dokuz ders alanlar var (benden çok daha kötüler var) - Ben daha başarılıyım (ben 4, o 9 gol yemiş - averajla liderim) - Ben daha akıllıyım (onun geçemediği derslerden geçtim) - Ben daha iyiyim...
Cevap veriyorum: "Geçen sene başka şeylerle ilgilendim, pek uğramadım okula. Çalışmayınca da böyle oluyor. Bu sene toparlayacağım ama..."
Gardımı aldım, defans yapıyorum. Karşı taraf gayet anlayışlı:
"Dert etme boşver, çalışır halledersin. Bak istersen sana ders notlarımı verebilirim...".
Yüzündeki ifadeyi tanıyorum. Acıyor bana. Düşmüşüm, el vermek, ayağa kaldırmak için yardım etmek istiyor. Bundan da derinlerden gelen bir mutluluk duyuyor. İkinci mutluluk ve keyif dalgasını yüzünde okuyorum. Çünkü Ece;
- Benden daha iyi konumda, başarılı. - Benim başarmaya çalıştığım şeyleri başarmış. - Şimdi bana onlarla ilgili destek verme keyfini yaşıyor. - "Bu ne keyifli bir şeymiş" duygusunu bir kez daha tadıyor. - "Ben meğer ne güzel şeyler yapmışım" - Yüzü aydınlanıyor...
"Teşekkür ederim, ihtiyacım olursa tabiiki isterim" diyorum.
Bu arada Abdullah ile Can alacakları notu hesaplamış olmalılar ki, Ece ikinci sorunun cevabını onlara sorma fırsatı buluyor. Ece dinliyor, Abdullah anlatıyor.
Araya giriyorum. Kütüphaneye gideceğimi söyleyerek, uzaklaşıyorum. Yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme: Kötü durumda olmak, mutlu etmenin bir başka yolu mu?
Ercan Aydın 1988
|